HAKAN BOĞAZPINAR
← Writing
Tasarım KuramıKullanıcı-Nesne EtkileşimiBiliş

Sözsüz Konuşan Nesne: Gibson'ın Sağarlığı ile Norman'ın İmleyicileri

How objects communicate without language — perception, affordance, and the cues design provides.

Apr 22, 2026~4 min readEpisode
🎧 Watch or listen — full transcript below.YouTubeWatch in English ↗

İyi tasarlanmış bir nesne kullanım kılavuzuna gerek bırakmaz. Makas ele alındığında ne yapılacağını kendisi söyler; kapı kolu çekilmeye davet eder. Nesnenin ne işe yaradığını kendi biçimiyle, sözsüzce anlatması, tasarımın eski bir özlemidir. James Gibson'ın "sağarlık" (affordance) kavramı bu özleme kuramsal bir temel kazandırır gibi görünür. Donald Norman kavramı tasarıma taşıdığında ise sağarlık, onun elinde otuz yıl boyunca yavaş yavaş değişir, sonunda neredeyse tersine döner. Bu dönüşüm, nesnenin sözsüz konuşma özleminin neden tam karşılanamadığını anlatır.

Nesnenin sunduğu eylem

Sağarlık kavramı tasarıma ekolojik psikolojiden geldi. James Gibson 1979 tarihli kitabında onu, bir çevrenin canlıya iyi ya da kötü yönde sunduğu, sağladığı şeyler olarak tanımlar. Düz, sert, yatay bir yüzey üstünde durmayı sağlar; bir tutamak kavramayı, bir delik içinden geçmeyi sağlar. Gibson'a göre canlı, kendisine sunulan bu eylem olanaklarını bir çıkarım yaparak, zihninde hesaplayarak görmez; doğrudan algılar. Kitabın esas iddiası budur. Bir yüzeyi önce renk ve biçim olarak görüp ardından "bunun üstüne oturulabilir" diye akıl yürütmeyiz; oturulabilirliği doğrudan görürüz.

Gibson bu iddiayla döneminin egemen algı kuramına başkaldırır. O kurama göre gözümüze yalnızca ışık ve renk lekeleri düşer; zihin bu lekeleri işler, hesaplar ve dünyayı yeniden kurar. Gibson bu dolaylı, hesaba dayalı resmi reddeder. Onun gözünde çevre, eylem için gereken bilgiyi zaten içinde taşır; canlı da bu bilgiyi doğrudan toplar. Arada bir hesap ya da zihinsel temsil katmanı yoktur. Sağarlık kavramının ağırlığı da tam buradadır: nesnenin ne işe yaradığı, üzerine düşünülerek varılan bir sonuç değil, doğrudan görülen bir şeydir.

Kavramın inceliği, sağarlığın tümüyle nesneye ya da tümüyle algılayana mal edilememesinde yatar. Bir sağarlık, canlı ile çevrenin ilişkisinde belirir. Aynı su yüzeyi bir böceğe üstünde yürümeyi, bir insana içine batmayı, bir balığa içinde solumayı sağlar. Sağarlık nesnenin nesnel bir özelliği olmadığı gibi, algılayanın keyfî yorumuna da indirgenemez; ikisinin buluştuğu yerde gerçek ve nesnel bir ilişki olarak durur. Dünya, Gibson için, daha baştan eylem diliyle konuşur.

Algılanan sağarlıktan imleyiciye

Donald Norman kavramı 1988 tarihli kitabıyla tasarımın diline soktu; sağarlık kısa sürede tasarımcıların en sevdiği sözcüklerden birine dönüştü. Ama Norman bir sorunla karşılaştı. Gibson'ın sağarlığı, bir eylem olanağının var olup olmamasıyla ilgiliydi. Tasarımda ise olanağın var olması tek başına yetmez; kullanıcının onu fark etmesi gerekir. Bir çekme kapısının kolu pekâlâ kavranabilir; ama kullanıcı onu itmeye kalkıyorsa, sağarlığın orada bulunması işe yaramaz. Norman kendi kavramını bu yüzden düzeltti; tasarımı ilgilendiren, ona bakılırsa, algılanan sağarlıktır (perceived affordance). Tasarımcı için belirleyici olan, gerçeğin kendisinden çok kullanıcının gerçek sandığı şeydir.

Norman yıllar içinde bir adım daha attı. 2008'de artık açıkça yazıyordu: tasarımda gereken sağarlık değil, imleyicidir (signifier). İmleyici, bir nesnenin nasıl kullanılacağını kullanıcıya ileten işarettir. Kapıdaki "it" ya da "çek" yazısı bir imleyicidir; bir kapı kolunun belli bir biçimi de öyledir. Sağarlık eylemin mümkün olup olmadığıyla, imleyici ise o olanağın nasıl iletildiğiyle ilgilidir. Bu yer değiştirme küçük bir ayar gibi görünse de vurguyu bütünüyle kaydırır. Önem artık nesnenin sunduğu şeyden nesnenin söylediği şeye geçmiştir.

Norman'ı gerçekte ilgilendiren, kullanıcının nesneyle karşılaştığında zihninde nasıl bir işleyiş resmi kurduğudur. Her tasarım, der Norman, kullanıcıya bir sistem imgesi sunar; kullanıcı bu imgeden, nesnenin nasıl çalıştığına dair bir kavramsal model (conceptual model) çıkarır. Tasarım iyiyse kurulan model nesnenin gerçek işleyişiyle örtüşür; kötüyse ikisi ayrışır ve kullanıcı şaşırıp kalır. Norman'ın sık andığı kapı da bunu örnekler; itilecek mi çekilecek mi belli olmayan kapı, kullanıcıyı yanlış bir modele sürükler. Norman bu noktada ısrarcıdır: böyle bir durumda suç kullanıcıda değil, ona yanlış işaret veren tasarımdadır.

Sözün geri dönüşü

Gibson'ın sağarlığı bir söz vermişti: dünya eylem diliyle doğrudan konuşur, anlamaya ya da öğrenmeye gerek yoktur. Norman'ın otuz yıla yayılan düzeltmeleri ise bu sözün tasarımda neden tam tutmadığını gösterir. Çünkü tasarlanmış bir nesne, çoğu zaman doğal bir yüzey kadar açık değildir. Düz bir kayanın oturulabilirliği belki doğrudan görülür; ama dokunmatik bir ekranın hangi köşesine basılacağı, hangi hareketin neyi yapacağı doğrudan görülmez. Orada eylem olanağı, fiziksel biçim yerine öğrenilmiş bir işaretten okunur.

Bu kayma tasarım açısından önemlidir. Gibson'ın dünyası kültür öncesidir; sağarlık orada herhangi bir uzlaşıya ya da öğrenmeye yaslanmadan algılanır. İmleyici ise kültürün ta kendisidir; bir işaretin ne anlama geldiğini bilmek, onu öğrenmiş olmayı gerektirir. Norman'ın sağarlıktan imleyiciye geçişi bu yüzden, tasarımın doğrudan algı alanından çıkıp iletişim ve uzlaşı alanına girişi olarak yorumlanabilir. Nesne, ne sunduğunu doğal biçimiyle gösteremediğinde, onu işaretlerle söylemek zorunda kalır.

Tasarımın "sezgisel nesne" dediği şey de böylece yer değiştirir. Hiçbir karmaşık nesne tümüyle kendiliğinden anlaşılır değildir; sezgisel dediğimiz nesne, çoğu zaman işaretleri iyi seçilmiş, uzlaşılarını bizim çoktan öğrenmiş olduğumuz nesnedir. Gibson'ın doğrudan algısı bir uçta, saf bir ideal olarak durur; tasarımcının fiilen çalıştığı yer ise, Norman'ın işaret ettiği gibi, biçim ile öğrenilmiş anlam arasındaki aralıktır. Bir nesneyi anlaşılır kılmak çoğu zaman onu sözsüz bırakmakla olmaz; nesneyi doğru işaretle konuşturmak gerekir.

Request CV

Leave a few details and I'll send my current CV straight to your inbox.

Your details are used only to send the CV; never shared with third parties.