Deneyimli bir tasarımcıya nasıl çalıştığı sorulduğunda, çoğu zaman ortaya net bir yöntem çıkmaz. Tasarımcı bir karara nasıl vardığını tam olarak söyleyemez; çizerken gördüğünü, denerken anladığını aktarır. Uzun süre bu durum tasarımın bir eksikliği sayıldı; ciddi bir disiplinin, tıpkı bilim gibi, açık ve aktarılabilir bir yöntemi olmalıydı. Donald Schön ile Nigel Cross ise bu "söyleyememe" hâlini kusur saymak yerine tasarım bilgisinin doğasına dair bir ipucu olarak aldılar. İkisi de tasarımın bilgisinin bilimden devşirilemeyeceğini, kendine özgü bir bilgi olduğunu savundu. Ama bu bilgiyi iki ayrı ölçekte aradılar.
Schön'ün yansıtıcı uygulayıcısı
Donald Schön'ün 1983 tarihli "Yansıtıcı Uygulayıcı" kitabı, profesyonellerin nasıl düşündüğünü yeniden tanımlar. Yaygın görüşe göre uzman önce kuramı öğrenir, sonra onu pratiğe uygular. Schön bunun tersini gösterir. Tasarımcının bilgisi çoğu zaman örtüktür, eylemin içinde durur; Schön buna eylem-içi-bilme (knowing-in-action) adını verir. Usta bir tasarımcı yaparken bilir; kuralları tek tek hatırlayarak çalışmaz. Bilgisi ellerindedir, sözlerinde değil.
Schön bu görüşü egemen bir meslek anlayışına karşı geliştirmiştir. Karşısına aldığı anlayışı "Teknik Rasyonellik" (Technical Rationality) diye adlandırır; burada uzmanlık, bilimsel kuramı alıp belirli problemlere uygulamak demektir. Schön'e bakılırsa bu resim gerçek pratiği yansıtmaz. Çünkü gerçek hayattaki problemler karmaşıktır, bulanıktır, birbirine geçmiştir; ders kitabının temiz, tanımlı problemlerine benzemezler. Schön bunu bir imgeyle anlatır. Bir yanda kuramın hüküm sürdüğü yüksek ve sağlam zemin, öbür yanda pratiğin asıl yaşandığı bataklık ova vardır; önemli sorunlarsa hep bataklıktadır. Üstelik tasarımcı işe verili bir problemi çözmekle başlamaz. İlk iş problemi kurmaktır; karmaşık bir durumdan, üzerinde çalışılabilir bir problem çıkarmaktır.
Schön bir adım daha atar; bu örtük bilginin nasıl geliştiğini eylem-içi-düşünme (reflection-in-action) kavramıyla anlatır. Tasarımcı bir hamle yapar. Malzeme ya da durum buna beklenmedik bir karşılık verir; tasarımcı da yönünü bu karşılığa göre değiştirir. Schön bu süreci durumla kurulan yansıtıcı bir söyleşi olarak tarif eder; tasarımcı malzemeye bir şey söyler, malzeme ona geri konuşur. Bilgi bu karşılıklı konuşmanın içinde, iş yapılırken üretilir; ortada önceden hazırlanıp sonra uygulanan bir şey yoktur. Stüdyo eğitiminin neden anlatmaya değil yaptırmaya dayandığı da buradan anlaşılır.
Cross'un üçüncü kültürü
Nigel Cross, 1982 tarihli "Tasarımca Bilme Biçimleri" başlıklı metninde aynı meseleyi daha geniş bir ölçekten ele alır. Schön bireysel uygulayıcının zihnine eğilirken Cross bütün bir disipline bakar. Cross'un gözünde tasarımın, bilim ve insan bilimlerinin yanında, kendine ait üçüncü bir bilme kültürü vardır. Bu kültür kendi bilme biçimlerini, kendi öğrenme yollarını, kendi ölçütlerini taşır; bunlar bilimin ölçütlerine indirgenemeyeceği gibi sanatınkilere de indirgenemez. Cross'un deyişiyle, tasarım alanına özgü bilinecek şeyler, onları bilmenin yolları ve onları araştırmanın yöntemleri vardır.
Cross bu üçüncü kültürü, onu bilim ve insan bilimlerinden ayıran ölçütler üzerinden tanımlar; üç alanı inceledikleri olguya, kullandıkları yönteme ve değerlerine göre karşılaştırır. Bilim doğal dünyayı inceler; yöntemi deney ve çözümleme, değeri nesnelliktir. İnsan bilimleri insan deneyimini ele alır; yöntemi benzetme ve eleştiri, değeri incelik ve adalettir. Tasarım ise yapay dünyayla, yani henüz var olmayanla ilgilenir; yöntemi modelleme ve bireşim, değeri pratiklik ve uygunluktur. Cross bir başka farka daha dikkat çeker. Tasarımcılar çoğu zaman problemi baştan tam tanımlamaya uğraşmaz; bir çözüm önerisi üzerinden problemi anlamaya, yani çözüm odaklı çalışmaya eğilim gösterir.
Cross'un bu savı, tasarımı bir meslek olmaktan çıkarıp bir disiplin olarak konumlandırır. Tasarımca bilgi, tasarlanan nesnelerde, yöntemlerde, geleneklerde ve değerlerde taşınan ortak bir kültürdür; tek tek tasarımcıların kafasında dağınık duran bir hüner sayılmaz. Tasarımcı bu kültüre, tıpkı bir dile doğar gibi, eğitimle ve pratikle girer.
Bireysel el ile disiplinin kültürü
Schön ile Cross, tasarım bilgisinin bilim olmadığı noktasında anlaşırlar; gel gelelim onu farklı ölçeklerde bulurlar. Schön için bilgi, bireysel uygulayıcının malzemeyle o an kurduğu örtük söyleşinin içindedir. Cross ise onu bir disiplinin paylaşılan kültürüne, ortak bir bilme biçimine yerleştirir. Ortada bir rekabet yoktur; iki görüş aynı şeyin iki ölçeğidir. Tasarım bilgisi bir yanıyla kişiseldir; elde ve eylemde durur, tümüyle söze dökülemez. Öbür yanıyla ortaktır; bir disiplinin kültürü olarak kuşaktan kuşağa aktarılır.
Bu çift doğa, tasarımın iki yöndeki direncini de açıklar. Tasarım bilgisi örtük ve duruma bağlı olduğu için, bilimin yaptığı gibi açık kurallara ve formüllere indirgenemez; bu yönüyle bilimselleştirme çabasına direnir. Öte yandan aynı bilgi, ölçütleri ve gelenekleri olan bir disiplinin kültürü olduğundan, salt bireysel bir deha ya da ilham da sayılmaz; sanatlaştırılıp gizemli kılınmaya da bu yüzden direnir. Tasarımcının "söyleyemediği" şey bir bilgisizlik değildir. Tersine, pratikte ve bir kültürde yaşayan, sözcüklere değil yapmaya yerleşmiş bir bilginin imzasıdır.
Buradan tasarım eğitimine dair bir sonuç da çıkar. Tasarım neden hâlâ büyük ölçüde stüdyoda, yaparak ve bir ustanın yanında öğrenilir? Çünkü öğretilen şey bir kurallar bütünü olmaktan uzaktır; ellere yerleşen örtük bir pratiktir, aynı zamanda bir disiplinin kültürüdür. İkisi de ancak içine girilerek edinilir. Bu açıdan bakıldığında, tasarımı bilime benzetme ya da sanata indirgeme çabalarının neden hep eksik kaldığı da görülür. Tasarımın bilgisi söylenemediği için değersiz sayılmaz. Bu bilgi yapmanın ve bir kültüre ait olmanın içinde durur; sözcüklere tam sığmaması da bundandır.